Psikanaliz ve Sinema


On dokuzuncu yüzyılın sonlarında Freud’un öncülüğünde psikanalitik düşüncenin doğuşu ile birlikte insanın yaşamını anlama ve düşünce gezegenine yolculuk edilişi gözle görülür bir biçimde değişmeye başlamıştır. Psikanalizin etkisi sadece psikoloji bilimi ile sınırlı kalmayıp, felsefeden sinemaya çeşitli sanat dallarına yol almış ve onların ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Aynı dönemde sinemanın da gelişmesi ile birlikte psikanaliz ve sinema; birbirlerinden etkilenen, birbirlerini açıklamaya yardımcı olan, kuram ve sanatın bir aradaki uyumlu ilişkisini incelenebilir kıldılar. Psikanaliz sadece Freud ile sınırlı bir kuram değildir. Kuramın şekillenmesinde ve devam etmesinde birçok kuramcı etkili olmuştur.

Freud kuramını oluştururken felsefe ve sanattan sıkça yararlanmıştır. Çünkü sanat bir bakıma kişinin duygu, düşünce ve benliğini ifade ediş biçimi, bireyin toplumda kendisini görünür kılma çabasıdır. Psikanaliz de bu ifade edişleri, bastırılan duygu ve düşüncelerin dışa vurulması (serbest çağrışım) ile bireydeki patolojik semptomları kaldırmanın yolu olarak görür. Kendini ifade edişin ve çözülmenin bir yolu olarak katarsis olgusuna sinemada sıkça rastlanır. Katarsis bilinç dışına itilen duyguların boşalımının sağlanması ile kişinin patolojik ve nevrotik belirtilerden kurtulmasıdır. Sinema içerisinde de birçok filmin birçok noktasında karakter sağılımı (katarsisi) ile olay örgüsünün çözülüşünü fark etmişizdir. Örneğin Tarkovski sinemasını annesi ile olan çatışmalarının bir katarsisi olarak kullanır. Aynı şekilde Hitchcock sinemasında da karakterlerin kendileri ile çatışmalar yaşayıp katarsis süreçlerinden geçtikleri görülür.

Psikanalitik kuram ile ortaya atılan en büyük kavramlarından biri kuşkusuz bilinç dışı kavramıdır. Freud’un ruhsal yapı modelindeki üç bölümden biri olan bilinç dışı bireyin bastırdığı anıları, duyguları, düşünceleri ve iç güdülerini barındırır. Bunlar hiçbir zaman bilinç düzeyine çıkmazlar. Fakat bilinç düzeyindeki davranış ve duygular üzerinde etkilidirler. Bilinç dışı kavramı ile paralel olarak kişinin bastırdığı bu olguların rüyalar ile ortaya çıkışı psikanalizde rüyaların yorumlanmasının önemini sağlamış ve Freud bu konuda birçok çalışma yapmıştır.

Bilinç dışı kavramının ortaya çıkması ve işlevselliğinin kabulü ile sinemada sürrealist yaklaşım artmıştır. Bu artış ile sinemada karakterlerin bilinçdışı süreçlerine, rüyalarına daha fazla odaklanılır. Hanns Sachs sinema ile psikanalizi bir arada incelemiş ve psikanalizin bizi bilinçdışı ile tanıştırdığı gibi, sinemanın ise bizi optik bilinçdışı ile tanıştırdığından bahsetmiştir. Burada sinemanın bilinç dışına bakışını sağlayan bir optik olduğu söz konusudur. Sinema, hem seyircinin kendisi için psişik bir ayna hem de toplumun kolektif bilincin yansıtılışı için bir araç sayılabilir. Bu bağlamda 1970’ler de Lacan'ın ayna teorisini ortaya atması, ayna olgusu ile sinema ilişkisini oluşturmuş ve bu alandaki araştırmaları arttırmıştır. Ayna evresi teorisi basitçe çocuğun dünyasındaki 'gerçeklik' olgusundan, aynada kendisi ile karşılaşınca oluşturduğu 'imgesel' olgusuna ve çevre ile kendiliğini ayırdığı 'simgesel' olgusuna geçişinin süreçleridir. Türk sinemasında Metin Erksan'ın yönetmenliğini yaptığı Sevmek Zamanı ve Kuyu filmlerinde ayna teorisindeki simgesel kavramının etkilerini görürüz. Ayna Evresi Teorisi kuramı ve Lacan’ın çalışmaları ile psikanalitik film kuramın doğuşu bu dönemde olmuştur.

Sinema; bilinç dışı ve rüya gibi kavramların dışında psikanalitik kuramın ortaya attığı başka kavramlardan da faydalanır. Psikiyatrist Carl Gustav Jung arketip kavramını ortaya koyan ilk kişidir. Jung kolektif bilinçdışı ile ilgili çalışmalarda bulunmuştur. Kolektif bilinçdışı, kişinin kendi deneyimlerinin oluşturduğu kendilik bilinçdışından ayrılır, arketipleri ve evrensel düşünceleri içerir. Arketipler kolektif bilinçdışını oluşturan, kalıtsal eğilimler ile ortaya çıkan ve bireye rehberlik eden düşünce öğeleridir. Sinemada bu arketipler sıkça metafor şeklinde yansıtılarak kullanılır. Başka filmlere göndermeler yapılabilir veya bir nesne var olduğu anlamın dışında kullanılabilir. Ağaç metaforu hayat ağacı olgusundan gelir ve insanın kökenine ve varoluşuna, elma metaforu Adem ile Havva, günah kavramlarına, kuyu metaforu günahlardan arınmaya ve anne karnından doğuşa işaret eden arketiplerden birkaçıdır. Dünya sinemasında Tarkovski, Tarantino, Türkiye sinemasında ise Reha Erdem, Nuri Bilge Ceylan ve Semih Kaplanoğlu bu metaforları sıkça kullanan yönetmenlere örnek olarak gösterilebilir.

Sonuç olarak psikanaliz, kuram olarak eskisi kadar güçlü olmasa da, hem sinemayı hem de psikanalizi daha iyi anlamaya dair araştırılmaya değer, kapsamlı ve birçok disiplin ile bağlantılı bir konu olarak günümüzde varlığını korumaktadır. Günümüzde sinemanın süreğenliği ve modernleşmesi devam etmektedir. Her ne kadar sinema gelişim ve değişim içerisinde olsa da psikanaliz ile bağlantılı bir şekilde ilerlemektedir ve kuram varlığını sürdürdükçe bu bağ var olmaya devam edecektir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Requiem for a Dream: Psikolojik Bağımlılığın Sinematik Anatomisi